Hasan Hastürer 26.07.2010
Geçmişimizi bilmeyenler bizi incitiyor....
Dumlupınar Denizaltısı’nın batmasıyla yazımın ne alakası var?
Anlatayım.
Daha doğrusu tam o tarihlerden Zafer Sineması’nın film gösterilen makine dairesinde çalışan Ahmet Ramadan’ın bana anlattıklarını aktarayım.
“Sene 1953, Nisan ayının ilk günleriydi. Dumlupınar Denizaltısı’nın battığı haberi duyulduğu zaman Lefkoşa’da herkes şok olmuştu. Herkes çaresizlik içindeydi ama ne yapabiliriz diye de soruyordu bir birine. Ve o zaman bir süre Zafer Sineması’nda seyircinin toplanan bilet parasının tümü Dumpulıpar Denizaltısı’nın batması nedeniyle Türkiye’ye yardım olarak gönderilmişti. Hatırladığım kadar para yeni denizaltı alınması için gönderilmişti.”
Yanlış anlaşılma endişesine kapılmadan bu olayı paylaşmak istedim... Ne demek istediğim anlaşıldı sanırım...
Bir insan için en zor durum, mecbur bırakılıp geçmişten başlayarak kendini anlatma durumudur.
Bunu toplumsal boyuta taşıdığınız zaman da pek farkı yoktur.
Zor günler geçiren, sıradışı özveride bulunan toplumlar da sessiz sedasız bir onurlu duruş şekillenir.
Yaptıklarının unutulmasından rahatsız olmaz.
Bilinmemesinden de.
Ama anımsanmamak bir yana, geçmişin bilgi birikiminden yoksun, cehalet kokan karşı yaklaşımlar incitici olur.
* * *
Böylesi durumlarda toplum adına önde olanların sesini çıkarması gerçekleri terbiyeli bir şekilde seslendirmesi gerekir.
Bunu yapmayan, bunu yapmaktan kaçınanlar statüleri ne olursa olsun mensubu göründükleri toplumu temsil edemezler.
* * *
Geçenlerde bir tv programındaydım.
Yanılmıyorsam Dikmen’den aramıştı, ismi de Ayşe Olay’dı...
Çok kısa ama çok çarpıcı bir vurgu yapmıştı.
En zor ve kamu çalışanlarının adeta üç –beş kuruşa işlediği günlerde de çalışmış... Şimdi emekli..
Çok samimi bir yaklaşımla, “Zamanında üç – beş kuruşa işlerken kimse, bir Akllahın kulu ortaya çıkıp, çok az paraya çalışıyorsunuz, demedi. Ömrümü çalışarak geçirdim. İyi sayılacak bir maaşı ömrümün son dönemimde alıyorum. Buna da göz diktiler. Çok az parayla çalıştığımız günleri unuttular” dedi öz olarak.
Ayşe Olay’ın söyledikleri pek çok insanın aklından geçenlerin özetiydi.
Toplumsal var oluş için özverinin en kralını yapan Kıbrıs Türk insanına kendi yöneticileriyle birlikte Ankara’nın yaklaşımı inciticidir, kırıcıdır...
* * *
Irkçı yaklaşımlara karşıyım.
Genelleme yaparkan yanlış olasılığının yüksek olduğunu da bilirim.
Ancak Kıbrıs Türk insanı toplumsal var oluş mücadelesini kendinden çok Türkiye’nin çıkarlarını da gözeterek yaptı. Bu da unutulmamalı, görmezlikten gelinmemeli.
Daha önce de vurgu yaptım, Kıbrıs Türkü en zor dönemde Türkiye hazinesine katkı olsun diye küpesini, bileziğini, yüzüğünü bağışladı.
Kıbrıs Türkü, Atalarının geldiği topraklara, Anadolu’ya hep farkklı bir heyecanla bakmıştır. Kıbrıs’ı anavatan yapmak için uğraş sürerken Atavatan unutulmamıştır.
Yaşanan her önemli olayda Kıbrıs Türkü “Acaba ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir?” diye sormuştur kendi kendine.
* * *
Dumlupınar deniz altısının batması Türk denizcilik tarihinin en dramatik kazalarından biridir.
O olayı anlatan yazılardan bir kesit.
“ ...Yıl 1953, günlerden 4 Nisan... Sabahın ilk ışıklarında Eceabat ve Nara kıyıları şiddetli bir çarpışmanın gürültüsüyle sarsıldı. Bu sarsıntı, güneşle birlikte tüm Türkiye'yi saracaktı. Naraburnu açıklarında Naboland adlı İsveç şilebi ile çarpışarak Çanakkale Boğazı'nın sularına gömülen Dumlupınar denizaltısında şehit olan 81 Türk Denizcisi tarihin sayfalarına ve Türk Milleti'nin kalbine şu sözlerle kazınacaktı: "Vatan sağolsun!"
Naboland, Dumlupınar'a tam baş tarafından bindirmişti. Çarpışmanın gürültüsü Eceabat Limanı'nda demirlemiş olan gemilerce de duyuldu. Darbenin şiddetine dayanamayan Dumlupınar, birkaç saniye içinde Çanakkale Boğazı'nın karanlık ve soğuk sularına gömüldü.
Gün ağarmıştı. Balıkçı tekneleri, Dumlupınar'ın batarken su yüzüne fırlattığı haberleşme şamandırasını gördü. Gümrük motorunun ikinci çarkçısı Selim Yoludüz, şamandıraya uzandı ve üzerindeki yazıyı okudu:
"Deniz Kuvvetlerine bağlı Dumlupınar Denizaltısı burada battı. Kapağı açın ve denizaltıyla irtibat kurun."
Yoludüz, kapağı açtı, şamandıranın içindeki ahizeyi kaldırdı ve ümitle "Alo" dedi.
Telefondaki ses, "Buyrun, ben Astsubay Selami" dedi.
Beklediği karşılığı alan Selim Yoludüz, Astsubay Selami'ye ne durumda olduklarını sordu. Astsubay Selami, geminin 15 derece sancak yönünde yatık ve elektriğin kesik olduğunu, 22 kişi olarak kıç torpido dairesine girebildiklerini söyledi.
Selim Yoludüz, "Endişelenmeyin. Kurtaran yolda. Sizi oradan çıkaracağız" dedi. Astsubay Selami'nin cevabı, Selim Yoludüz'ün kulağına ve kalbine işledi:
"Ailelerimize selam söylüyoruz. Bizi kurtaracağınızdan eminiz. Vatan sağolsun..."
Bu, Astsubay Selami'nin boğazın yüzeyindekilerle yaptığı ilk konuşma oldu. Saat 11:00 sularında olay mahaline gelen Kurtaran gemisinin tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Bir süre sonra bir konuşma daha yapmak için şamandıranın başına gidildi ve ahize kaldırıldı. Ahizenin diğer ucundan sadece dualar, ezan sesleri ve iniltiler geliyordu. Saat 15:00 sularında ise muhabere şamandırasını tutan telefon kablosu koptu. Bir daha Dumlupınar mürettebatından haber alınamadı.”
* * *
Dumlupınar Denizaltısı’nın batmasıyla yazımın ne alakası var?
Anlatayım.
Daha doğrusu tam o tarihlerden Zafer Sineması’nın film gösterilen makine dairesinde çalışan Ahmet Ramadan’ın bana anlattıklarını aktarayım.
“ Sene 1953, Nisan ayının ilk günleriydi. Dumlupınar Denizaltısı’nın battığı haberi duyulduğu zaman Lefkoşa’da herkes şok olmuştu. Herkes çaresizlik içindeydi ama ne yapabiliriz diye de soruyordu bir birine. Ve o zaman bir süre Zafer Sineması’nda seyircinin toplanan bilet parasının tümü Dumpulıpar Denizaltısı’nın batması nedeniyle Türkiye’ye yardım olarak gönderilmişti. Hatırladığım kadar para yeni denizaltı alınması için gönderilmişti.”
Yanlış anlaşılma endişesine kapılmadan bu olayı paylaşmak istedim... Ne demek istediğim anlaşıldı sanırım...
Günün sözü:
Toplumunu tanımayan, toplumunu anlatamaz