Hasan Hastürer 24.07.2010
“Hariçten gazel okuyorsunuz” demiyor ama!!!
Stella Aciman: “Maalesef ben de yıllar önce, bir Türkiye’li olarak, Kıbrıs’ı sırtımda taşımak zorunda olduğum bir kambur, Kıbrıslı’yı, ödediğim vergilerle yaşamlarını refah içinde sürdüren bir toplum olarak düşünürdüm. Ama gelin görün ki içinde yoğun bir şekilde yedi yıl yaşadığım bu Ada’nın ve insanlarının hiç de dışarıdan görüldüğü gibi olmadığını, artık azınlık olarak kalmış bu toplumun olanca çabalarıyla, izin verildiği kadarıyla Ada’larına sahip çıkmaya çalıştıklarını anladım ve gördüm.”
Stella Aciman, Kuzey Kıbrıs’ta yaşamayı tercih eden bir kadın yazar.
Bir söyleşisinden şu bölüm notlarım arasındadır.
“ ... “İsrail, Filistin’le savaşır günahını biz Türk Yahudileri çekeriz. Korkak, cimri, sahtekar diye aşağılanırız. Ticarette başarılı olmamız bile suçtur! Bir T.C. vatandaşı olarak yaralıyor bunlar beni...”
Stella Aciman, Türk edebiyatında Bella romanıyla tanınmıştı. Türkiye’de lezbiyen olmak, Yahudi olmak, din değiştirmek, dönme olmak gibi birçok tehlikeli konuya cesurca el attı. +1 Kitap’tan yayımlanan yeni romanı ’Bir Masaldı Geçen Yıllar’ın azınlık romanları içinde ayrı bir yerde tutulması gerekiyor. Anlatılanlar bizim hikayemiz... Yoanna, Brana, Ester... Türkiye’de yaşamış bir Yahudi aileden üç ayrı neslin kadınları... Fatma Hanım, Zehra, Leman. Anadolu’nun çeşitli köy ve kasabalarından İstanbul’a göç etmiş Müslüman bir ailenin kadınları... Yaşam onları Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir araya getiriyor... Din ,dil, ırk farkını gözetmeden, iyileri, kötüleri paylaşarak uzun bir ömrü iç içe yaşadılar. 6-7 Eylül olaylarının, Varlık Vergisi’nin yüreklerde açtığı derin yaraya dostlukları merhem oluyor...”
* * *
Yüz yüze sohbet imkanımız hiç olmadı.
Zaman zaman teknolojinin açtığı kanaldan yazıştık.
Yürekli olduğu kolayca fark edilir.
Aykırı mıdır, cesaret örnekleri?
Bana göre değil.
Olması gereken, insana yakışan bir cesaret.
Bizi iyi tanıdığı kolay anlaşılır.
Yaranma gibi bir gailesi yok.
... Ve Stella Aciman, Türkiye medyasında Kıbrıslı Türkleri hedef alınan yazılardan bizden fazla rahatsız.
“Hariçten gazel okuyorsunuz” demiyor ama kendisinin yaşayarak öğrendiklerine karşın bilgi temelinden yoksun yazılanlara tepkili.
Tepkisini kalem almış.
Aslında isteği yazdıklarının Türkiye’de yayımlanmasıydı. İşe gelmedi yayımlanmadı.
Benden yazdıklarının, yayımlanmamış kalmamasını istedi.
Kime yazıldığını boşverin, işte Stella Aciman’ın yazdıkları:
“Merhaba!
İstanbul’da ardı ardına yaşadığım ağır kayıplarımın ertesi “tebdili mekanda ferahlık vardır, kitaplarımı daha iyi yazarım” düşüncesiyle, Kıbrıslı yakın bir arkadaşımın ısrarlı daveti üzerine, 2003 yılının Aralık ayında KKTC’ ye geldim ve o gün bu gündür Lefkoşa’da yaşamaktayım.
Hızla geçen aylar içinde Ada’yı ve insanlarını tanımaya çalışarak uzunca bir zaman geçirdim , sonunda bu Ada’nın kadınlarının çok fazla konuşmadığını, her yerde olduğu gibi çoğunlukla erkeklerin konuştuklarını tespit ettim. Bu tespitimden yola çıkarak Kasım ayı başında “Kadın Gözüyle Kıbrıs” adıyla yayınlanacak dördüncü kitabımı yazmaya başladım. Kitapta, çeşitli kesimlerden kadınlarla her konuyu içeren söyleşiler yaptım ve ortaya, hepimizin üzerine tekrar tekrar düşünmemizin şart olduğu bir Kıbrıs çıktı.
Niyetim kitabımın içeriğini anlatmak değil tabii ki.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye basınında yayınlanan KKTC ilgili yazılar ve mail yağmuruna tutan kişilerin yorumlarındaki yaklaşımlar “bu Ada halkına haksızlık yapılıyor” diye düşünüp, bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettirdi..
Politik nedenlere, gerek Türkiye’de gerekse KKTC’de ki gelmiş geçmiş hükümetlerin yaptıkları yüzlerce hataya değinmeyeceğim. Güzelim Ada’yı bu hale getirenlerin hesabını bir gün tarih verecektir. Benim ilgi alanım bu hataların kurbanı olan ve bedel ödettirilmeye çalışılan Ada halkı ( ki savaş zamanı maddi manevi çok büyük bedeller ödemiş bir halktır.)
KKTC bugün aldığı yoğun göç sonucunda Türkiye’nin bir vilayeti görünümündedir. Türkiye’den kimler mi geliyor Ada’ya? Ağırlıklı Doğu ve Güneydoğu’da ki işsiz, evsiz insanlarımız tabii ki. Memleketimizde bir lokma ekmeği, başını sokacak bir odayı bulamayan insanımız “belki oralarda buluruz” umuduyla geliyor Ada’ya.
Doğrudur, çok az Kıbrıslı’yı inşaat işçisi olarak görürsünüz buralarda. Üç kuruş fazla kazanmak için Güney’e geçer ve Rum’un yanında çalışmayı tercih eder. Ben bu filmi daha önceleri seyredenlerdenim. Doğu ve Güneydoğu insanımız bir zamanlar aynı sebeplerden dolayı Ege ve Akdeniz sahillerine göç etmişler yerli halk şehirlerinde yabancı durumuna düşmüştü.
Ada’nın gayrı resmi nüfusu 700-800 binlere ulaşmış durumdadır. Şu anda ama maalesef bu yoğunluğu kaldıracak bir alt yapı yoktur, yapılmamış veya yaptırılmamıştır bilemiyorum. Hastanelerdeki insan görüntüsü içler acısıdır ve Türkiye’den göç edenlerin arasında bir avuç Kıbrıslı’ya rastlarsınız, çünkü Kıbrıslı 80 belki 90 bin nüfusuyla kendi memleketinde azınlık durumuna düşürülmüştür.
Evet Ada’da neredeyse kişi başına bir araba düşer çünkü toplu taşımacılık yoktur ve bu Ada’da arabanız yoksa hiçbir yere kolayca ulaşamaz, yalnızlığa mahkum olur, en basiti işlerinizi göremezsiniz.
Ada’da asgari ücret Türkiye’ye göre yüksektir ama Ada’da yaşamda çok pahalıdır. En basiti; Sabah gazetesinin Ada’da ki satış fiyatı 1;5TL dir. Gazeteniz Van’a uçakla gidiyor, orada da 1,5 TL ye mi satılıyor? Evet Ada’da ev kiraları yüksektir ama 800TL verdiğiniz evde; salon, üç oda, iki tuvalet banyo, büyük mutfak, balkonlar, odalarda gömme dolaplar vardır.
Buradaki üniversitelerde okuyan öğrenciler bu evleri 3-4 kişi bir araya gelerek kiralıyor. Evet, Kıbrıs’ da çoğunluğun başını sokacağı bir evi vardır ama memur maaşından arttırarak, değil 20 adet, 5 ev sahibi olan bir kişi görmedim ve duymadım yaşadığım yedi yıl içinde. Ama alt komşum olan iki çocuklu Kıbrıslı ailenin, karı-koca yıllarca çalışarak 57 yaşında sahip oldukları ilk ve son apartman dairelerine geçen hafta taşındıklarına şahit oldum.
Ada’ya nüfus cüzdanıyla gerçekleştirilen girişlerden sonra Türkiye’de hiçbir şeye sap olamayan ne kadar boş gezen, hırsız, arsız, uğursuz (istisnalar var tabii ki) varsa buraya gelmeye başladı. Bu insanların çoğu, kaçak olarak yaşadıkları bu Ada’ya hırsızlığı, tecavüzü, mafyayı, kavgayı da beraberinde getirdi. Ada hapishanesinin yaklaşık yüzde doksanı Türkiye kökenli insanlarla dolu.
Bir Pazar günü Girne Limanında yürüyüşe çıktığınızda, denizin yanındaki duvar kenarlarında sıralanmış yurdumun insanlarının ellerinde biraları, çekirdek çitleyerek, gelen geçen kadınlara laf atmalarına şahit olmak çok olası bir durum haline gelmiştir artık Ada’da.
Ada’ya ilk adım attığım 2003 yılında, bu Ada’da bizim, İstanbul’da yıllar önce kaybettiğimiz apartman komşuluğunun, yürüyüşe çıktığım günlerde tanımadığım insanların bana diyecek bir “merhabalarının” olduğunu görme mutluluğunu yaşadım. Zaman geçtikçe, onlar giderek azınlığa düştükçe, politika uğruna yapılan hatalar, Türkiye medyasında çıkan çoğu yanlış yazılar sonucunda iki toplumun kutuplaşması giderek artmaya başladı.
Nasıl ki bir lisanı öğrenmenin en iyi yolu o lisanın konuşulduğu memlekette yaşamak ise, bir memleketi ve insanlarını tanımanın en iyi yolu o memlekette belli bir zamanı dolu dolu geçirmek ve empati yapmaktır diye düşünüyorum.
Maalesef ben de yıllar önce, bir Türkiye’li olarak, Kıbrıs’ı sırtımda taşımak zorunda olduğum bir kambur, Kıbrıslı’yı, ödediğim vergilerle yaşamlarını refah içinde sürdüren bir toplum olarak düşünürdüm. Ama gelin görün ki içinde yoğun bir şekilde yedi yıl yaşadığım bu Ada’nın ve insanlarının hiç de dışarıdan görüldüğü gibi olmadığını, artık azınlık olarak kalmış bu toplumun olanca çabalarıyla, izin verildiği kadarıyla Ada’larına sahip çıkmaya çalıştıklarını anladım ve gördüm.
Değerli gazetecilerin, üç beş kendini bilmez ve maalesef cahil diyeceğim insanın yazmasıyla azınlık bir toplum hakkında peşin hüküm verilmemesini rica ediyorum. Çünkü bu yazılar sadece kutuplaşmanın artmasına yardımcı oluyor.”
Günün sözü:
Yaşamak doğruyu görmenin en gerçekçi yoldur