Hasan Hastürer 23.07.2010
Biz, Türkiye’yi çok daha sağlıklı sorgulayabiliriz


Türkiye’deki gelişmeler bizim hayatımızı mutlaka etkiliyor.
Ancak orasını izleyip sağlıklı yorumlar üretme birikimlerimize rağmen Türkiye’ye yönelik yorumlara köşelerimizde pek yer vermiyoruz.
Türkiye’den gazeteci arkadaşlarla buluştuğumuz ortamlarda, “Biz Türkiye’yi sizden çok daha sağlıklı sorgulayabiliriz. Program düzenleyin biz Türkiye’yi sorgulayalım” derim sık sık.

Türkiye, insan hakları bakımından sabıkalıdır.
Ne acıdır suç dosyasını kabartan gelişmeler hala var.
1980 Darbesi sonrası Türkiye’de işkence gören çok insanla konuştum. Yaşadıklarını dinlerken insanlığımdan utandım. İnsanlık adına ağladım hep.



“Türkiye ne enteresan bir ülkedir.
Vatandaşlarını önce asıp sonra arkasından gözyaşı döken başka bir ülke var mıdır?
Üstelik başbakan, bakan düzeyinde bunu yapan var mıdır?
Asılan başbakan ardından devletin en üst düzeyi gözyaşı dökmüyor sadece.
Daha reşit dahi olmayan gençleri suçsuz yere astıkları için bir başbakanın gözyaşı dökmesi hangi ülkede rastlanır acaba?
Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz gün parti grup toplantısında yaptığı konuşmadan çok etkilendim.
Bizim kendi gündemimizde konu kaynadı gitti.
Türkiye’deki referandum süreci bizde kayıp zaten.
Ne tek bir satır yansıyor gazetelere ne de televizyonlarda en küçük bir tartışma.
Erdoğan’ın deyimi ile “Türkiye’nin 12 Eylül ile hesaplaşması” ilgilendirmiyor Kıbrıs Türkü’nü.
Oysa Kıbrıs’ta büyük değişimlere yol açan 12 Eylül yönetimiydi.
Başbakan seçilen Turgut Özal’a rağmen KKTC’nin ilan edilmesini sağlayan 12 Eylül yönetimi değil miydi?
Konumuz bu değil.
Ben Erdoğan’ın gözyaşları içinde o şiiri okumasından etkilendim.
Seversiniz ya da sevmezsiniz?
Erdoğan’ın “beni buralarda arama anne, kapıda adımı sorma, saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne ağlama…” Dizeleriyle gözlerinde yaşlar birikmesinden etkilendim.”
*                      *                  *
Bu satırlar Başaran Düzgün arkadaşımın dünkü yazısından.
Yazının bu bölümüne değil, tümüne katılıyorum.
Dikkatle okudum.
Yazı çok hoşuma gitti.
Okurken hüzünlendim.
Zaman tünelinde yolculuk yapıp 1980’lere gittim.
Bizim dünyamızda dahası demokrasinin d’sinin olmadığı günleri de anımsadım.
Ancak Başaran arkadaşımın da dediği gibi içe dönük, sağlıklı olmayan toplumsal ruh halimiz basına da yansıyor.
Zaten genel geçer bir doğrudur, ülkenin genel havası neyse o hava hayatın tüm alanında etkilidir. Bizim yaptığımız genelde gelen etkilenmelere direnmek.
Yerel basın tanımlamasını kabul etmeyiz. Kabul etmememiz de çok doğru ama pratikte sayfalarımız ne kadar evrensel? Ne kadar “mandıramızın” dışına bakabiliyoruz?
İşte en yakınımızdaki Türkiye...
Türkiye’deki gelişmeler bizim hayatımızı mutlaka etkiliyor.
Ancak orasını izleyip sağlıklı yorumlar üretme birikimlerimize rağmen Türkiye’ye yönelik yorumlara köşelerimizde pek yer vermiyoruz.
*                 *                 *
Türkiye’den gazeteci arkadaşlarla buluştuğumuz ortamlarda, “Biz Türkiye’yi sizden çok daha sağlıklı sorgulayabiliriz. Program düzenleyin biz Türkiye’yi sorgulayalım” derim sık sık.
Türkiye, insan hakları bakımından sabıkalıdır.
Ne acıdır suç dosyasını kabartan gelişmeler hala var.
1980 Darbesi sonrası Türkiye’de işkence gören çok insanla konuştum. Yaşadıklarını dinlerken insanlığımdan utandım. İnsanlık adına ağladım hep.
İnsanlık suçlarında zaman aşımı asla olmamalı.
İşkence gören insanların yıllar geçse de o işkencenin öncelikle psikolojilerinde yarattığını onları dinlerken fark ettim.
Peki, işkence yapanlara ne demeli?
Bir insanın bırakın bir başka insanı bir hayvana bile şiddet uygulamasını insanlık suçu sayarak. İşkence yapan insanların insani değerlerden kaçırıldıktan sonra işkenceci yapıldıkları kesin.
Düşünün, Türkiye’de işkence görenler de işkence yapanlar da aynı toprak parçasında yaşıyor.
Aynı kimliği taşıyor.
Aynı bayrağa, “bayrağım”, aynı ulusal marşı, “benim ulusal marşım” diyor.
İşkence gören arkadaşlara sordum, “Size yapılanları nasıl unuttunuz?”
Yanıt: “ Unutmamız mümkün değil, unutmuş gibi davranmasak sosyal yaşama dönemezdik.”
Kendimi onların yerine koyup, düşünürüm.
Sanki de onlar kadar kolay affetmeyeceğimi hissederim.
Sonuçta işkenceciler birer maşa önemli olan onlara işkenceyi yaptıranlar. Faili kurumsal anlamda meşhur olmasına rağmen meçhul bırakılan cinayetleri işletenler...
Onların hiç bir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürmelerini kabul etmem imkansız.
*                        *                             *
Ancak Başaran kardeşimin de yazdığı gibi Türkiye bir garip ülke...
Aynı şehirde Adnan Menderes’in adı bir caddede hatta hava alanında yaşatılırken, Menderes ve arkadaşlarını idam sehpasına yollayanların isimleri de bir başka cadde de olabiliyor.
12 Eylül darbecilerinin dosyalarını üst üste koysalar herhalde ortalama bir apartman yüksekliğini geçer.
Bırakın gün gele hesap vermelerini Türkiye medyası bu kişilere karşı inanılmaz unutkan davranıp, onları magazin malzemesi yaparak aklamaya çalıştı.
*                   *                          *
Erdoğan’ın konuşmasını dinlerken, Başaran arkadaşımın yazısını okurken Abdullah Gülbudak’ı anımsadım.
“Abdullah Gülbudak kim?” diye akıllardan geçen soruyu algılıyorum.
Abdullah Gülbudak, 12 Eylül 1980 darbesinde Türkiye’nin en güçlü öğretmen örgütü TÖB-DER’in yöneticilerinden biriydi.
Kısa boylu, çelimsiz, kalın camlı gözlükleriyle bana Altan Erbulak’ı çağrıştırırdı.
Sessiz, inancını düşünce ve eylemleriyle yansıtan çok iyi bir demokrat, çok iyi bir devrimci en önemlisi çok iyi kusursuz bir insandı.
Askeri yönetim tarafından tutuklanıp hapse atılan ve işkence görenler binlerce belki on binlerce insanın arasındaydı. Yaşı o zaman otuzunun ilk basamaklarında ya var ya yoktu.
O zayıf bedeniyle işkenceyi nasıl kaldırdığını ilk günden merak ediyordum.
... Ve bir gün Cumhuriyet gazetesinde tek sütuna bir haber okudum. “ Tutuklu bulunan TÖB-DER yöneticilerin Abdullah Gülbudak, ceza evinde öldü. Ölümünün doğal ölüm olduğu açıklandı.”
Haber beni o denli etkilemişti ki aradan geçen yaklaşık otuz yıla rağmen unutmadım. Bu satırları yazarken hem haber, o sayfadaki yansımasıyla hem de Abdullah Gülbudak’ın kendisi çayını yudumlarken gözümün önüne geldi.
Düşün otuzunda genç bir insanın ölümü nasıl doğal ölüm olur... Aslında o dönem Türkiye’nin kaderinde egemen olanlar, kendileri gibi düşünmeyenlere bakalım kaç çeşit ölüm layık görülüyordu. O kadar “özellikli” öldürmeler vardı ki Abdullah Gülbudak’ın ölümü doğal sayılmıştı.

Günün sözü:

Suçun unutulduğu yerde yeni suçlara davetiye çıkarılır

Abdest alan donuna, namaz kılan canına / 09.09.2010 / Hasan Hastürer
Çakıcı’yı yargısız infaz etmem... / 08.09.2010 / Hasan Hastürer
Siyasetten yoksun siyaseti, izlemek... / 07.09.2010 / Hasan Hastürer
Ayinesi iştir Suat Hoca’nın... / 06.09.2010 / Hasan Hastürer
Lurucina’dan Akıncılar’a hüzünlü yolculuk sürerken.... / 04.09.2010 / Hasan Hastürer
Hem gurur duydum, hem de üzüldüm / 04.09.2010 / Hasan Hastürer
Yaşama sahip çıkmak nedir? / 03.09.2010 / Hasan Hastürer
Küçük ama anlamlı adımlar (*) / 02.09.2010 / Hasan Hastürer
On iki ay ve her yerde turizm... / 01.09.2010 / Hasan Hastürer
Hem sağlık ve hem cep için tehdit... / 31.08.2010 / Hasan Hastürer
Tavuk etinin de tadı tuzu kalmadı... / 30.08.2010 / Hasan Hastürer
Altmış dokuz yaşında deli dolu bir yürek... / 29.08.2010 / Hasan Hastürer
“Bu mahcubiyet bitmeli..” / 27.08.2010 / Hasan Hastürer
Yazıklar olsun bunlara!!! / 26.08.2010 / Hasan Hastürer
Bekara eş boşamak kolaydır... / 24.08.2010 / Hasan Hastürer
Bu gidişatın sonu üniversitelerimizin cenaze namazıdır... / 23.08.2010 / Hasan Hastürer
Bir bilenle konuşmanın farkı... / 22.08.2010 / Hasan Hastürer
Dünya standardında banka olmak... / 21.08.2010 / Hasan Hastürer
Yanarım yanarım, neye yanarım bilir misiniz? / 20.08.2010 / Hasan Hastürer
İddaa, gözünü KKTC’ye dikmişken... / 19.08.2010 / Hasan Hastürer
Utanma duygusu insana mahsustur / 17.08.2010 / Hasan Hastürer
Aralık, kapının ardında... / 17.08.2010 / Hasan Hastürer
“Denktaş Bey’den sonra halimiz ortada...” / 16.08.2010 / Hasan Hastürer
Bağışıklık kazanmak büyük tehlike... / 15.08.2010 / Hasan Hastürer
Mehmet Tancer, bu rezilliği zor kaldırır diye düşünüyorum... / 14.08.2010 / Hasan Hastürer
Genel istek üzerine “Politikanın Fahişeleri” / 13.08.2010 / Hasan Hastürer
Maliye Bakanı Ersin Tatar’ın penceresinde... / 12.08.2010 / Hasan Hastürer
Eğer KKTC Hukuk Devletiyse... / 11.08.2010 / Hasan Hastürer
Son sözü yargı söyleme noktasına yürünürken... / 10.08.2010 / Hasan Hastürer
Düşmanlık ezeli ve ebedi olmamalı... / 09.08.2010 / Hasan Hastürer
Google