Hasan Hastürer 18.07.2010
“Kadına yaşı, erkeğe maaşı sorulmaz!!!”


Bunları niye yazıyorum?
Bizim adımıza Ankaralara, İstanbullara kadar gidenlerin bu temel bilgileri akıllarının ucuna getirmeden gafil muhbirlik ya da ispiyonculuk, jurnalcilik yaptıkları için yazıyorum..
1950’li yılların sonlarında, özellikle 1963 sonrasında, Teşkilat günlerinden başlayarak yaşananlar çok doğal olarak Kıbrıs Türk insanını duyarlı hatta duyarlılığın ötesinde alıngan yapmıştır.
Bunu hem Ankara hem de sandıktan çıkıp toplum adını temsiliyet hakkı elde edenler bilecek.
Başımızdakiler bunun farkında olmadığı zaman en son Ankara örneğinde yaşananlar yaşanır. Ve bunları her yaşandığımızda vurgumu yapacağım: “BİR BEDEN İÇİN EN AĞIR YÜK BASTIĞI YERİ BİLMEYEN BAŞTIR.”



Tarih: 27 Şubat 2010, Cumartesi.
İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nın Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’daki kabul ve görüşmeleri için ayrılan bölümündeyiz.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Global Political Trends Center’in organize ettiği atölye çalışmasına katılanlara kapsamlı bir sunuş yaptı.
Konuşmasında daha çok Kıbrıs’a dönük mesajlar verdi. Öteki hazır bulunanlar bir yana daha çok Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gazetecileri muhatap aldı.
Konuşma ve soru yanıt bölümü bitti.
Toplu bir resim alınacak. Herkes yerini aldı... Ben de sol arkada yerimi aldım. Fotoğraflar çekildi. Benim kameram cebimde. Başkalarından belki bir kare resim alırdım ama garantisi benim minik kameramda da görüntü olması.
Başbakan Erdoğan hareket edince görüntüye giren topluluk dağılıyordu, “Sayın Başbakan bir dakika benimkiyle de çeksinler” diyerek kameramı orda fotoğraf çekenlerden birine uzatıp. Bazılarının bakışlarından, tavrımı yadırgadıklarını gördüm ama umurumda olmadı.
Dahası ve belki de en önemlisi Başbakan Erdoğan, bu tavrımı çok samimi karşıladı, durdu ve benim kameramla da görüntü alındı.

*              *            *

Bunu dünkü yazımla ilgili dün sabah telefonla arayan Bülent Şemiler’e de anlattım.
Anlatma nedenim Türkiye Başbakanı Erdoğan’le KKTC Başbakanı Küçük’ün Ankara’daki basın toplantısından kamuoyuna yansıyanlar.

Demek istediğim Türkiye devlet ve hükümet yetkilileri ikili ilişkilerde özellikle bizim taraftan yetkililerin pasif, zayıf, ezik, “şükrancı” duruşu nedeniyle protokol özenini unutarak belki de istemeyerek incitici olabiliyor.
Bütün mesele o ortamlarda nasıl davranılacağının bilinmesidir.
Tamam kardeşim karşınızdaki çok derin saygı duyup, değer verdiğimiz Türkiye’nin başbakanı olabilir. Ama sonuçta siz de başını her koşul altında dik tutmak için mücadele veren Kıbrıs Türk Halkının temsilcisisiniz.
Temsil ettiğiniz halkın hassasiyetini bilmeniz gerekir.


Sayın İrsen Küçük’ün toplumdan yükselen duyarlılık yansımalarını, “Erdoğan’ın KKTC hükümetine desteğini ifade eden açıklamasından rahatsız olanların muhalefet yapmak adına bazı konuları başka taraflara çekmesi doğaldır. Sayın Erdoğan’ın bize desteğini açıklamasından bazı kesimler gocunabilir. Bazı kuruluşların konuyu saptırmalarına prim vermek mümkün değil” deyip “gocunma” olarak nitelemesi yanlışa bir dikiş daha atmak olarak görenlerdenim.

*              *          *

Bülent Şemiler, Turgut Özal, döneminde ekonomik konularda Özal’ın en yakın danışman grubu içindeydi. Hatta “Özal’ın prensleri” arasında en önde olanlardandı.
Bir kamu bankası olan Emlak Bankası Genel Müdürlüğü görevini de yürütmüştü.
Tahmin ediyordum ama dün sabah ki sohbetimizde “Kadına yaşı, erkeğe maaşı sorulmaz” ama izninle bir soru sorayım” deyip şu soruyu sordum: “ O zaman ki maaşın Türkiye Cumhurbaşkanından az mıydı, çok muydu?”
Sevgili Şemiler anında yanıtını verdi. “Tabii ki daha çoktu. Dahası bu görevde bulunan müdürlerin şahsi ev ailesiyle ilgili aklınıza gelen tüm harcamaları, mutfağındaki tuza kadar Genel Müdürü olduğu banka tarafından karşılanır. Ben o dönemde evime, aileme dönük harcamaları kendi maaşımdan karşıladığım için benzer konumda olan öteki müdürlerin ince sitemine muhatap olurdum.”

*            *          *

Bülent Şemiler’in bahsettiği dönemin, 1980’li yılların üzerinden yıllar geçti.
Peki, bugünkü durum nedir?
Dünkü yazımda Fatih Terim örneğini verdim.
Bugün de şunu belirteyim.
Türkiye’deki özel bankaları boşverin devlet bankası olan Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halk Bankası gibi bankalarda, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nda sedece genel müdürler ya da Merkez Bankası Başkanı değil onlar gibi sorumlu konumda olanların her ay ellerine geçen miktar Türkiye Başbakanı hatta Cumhurbaşkanı’nın aylık kazancının sekiz – dokuz katıdır.
Bizde dile dolanma nedenlerinden biri 13 ya da 14. maaş tanımlamasıdır.
Çok uzağa gitmeyelim yine Türkiye’de bu görevlerde bulunan genel müdürlerin kazançları 12 aylık maaşları yanında ismi prim, kar payı olan gelirlerle artar. Ve sonuçta o kişinin yıllık kazancı önemlidir. Her ay ne kadar aldığı neredeyse hiç önemli değildir.

*              *           *

Bunları niye yazıyorum?
Bizim adımıza Ankaralara, İstanbullara kadar gidenlerin bu temel bilgileri akıllarının ucuna getirmeden gafil muhbirlik ya da ispiyonculuk, jurnalcılık yaptıkları için yazıyorum..
1950’li yılların sonlarında, özellikle 1963 sonrasında, Teşkilat günlerinden başlayarak yaşananlar çok doğal olarak Kıbrıs Türk insanını duyarlı hatta duyarlılığın ötesinde alıngan yapmıştır.

Bunu hem Ankara hem de sandıktan çıkıp toplum adını temsiliyet hakkı elde edenler bilecek.
Başımızdakiler bunun farkında olmadığı zaman en son Ankara örneğinde yaşananlar yaşanır. Ve bunları her yaşandığımızda vurgumu yapacağım: “BİR BEDEN İÇİN EN AĞIR YÜK BASTIĞI YERİ BİLMEYEN BAŞTIR.”

Günün sözü:

Seçilmişin sinesi ile halkın sinesi aynı değilse sineye çekmeler de farklılaşır

Abdest alan donuna, namaz kılan canına / 09.09.2010 / Hasan Hastürer
Çakıcı’yı yargısız infaz etmem... / 08.09.2010 / Hasan Hastürer
Siyasetten yoksun siyaseti, izlemek... / 07.09.2010 / Hasan Hastürer
Ayinesi iştir Suat Hoca’nın... / 06.09.2010 / Hasan Hastürer
Lurucina’dan Akıncılar’a hüzünlü yolculuk sürerken.... / 04.09.2010 / Hasan Hastürer
Hem gurur duydum, hem de üzüldüm / 04.09.2010 / Hasan Hastürer
Yaşama sahip çıkmak nedir? / 03.09.2010 / Hasan Hastürer
Küçük ama anlamlı adımlar (*) / 02.09.2010 / Hasan Hastürer
On iki ay ve her yerde turizm... / 01.09.2010 / Hasan Hastürer
Hem sağlık ve hem cep için tehdit... / 31.08.2010 / Hasan Hastürer
Tavuk etinin de tadı tuzu kalmadı... / 30.08.2010 / Hasan Hastürer
Altmış dokuz yaşında deli dolu bir yürek... / 29.08.2010 / Hasan Hastürer
“Bu mahcubiyet bitmeli..” / 27.08.2010 / Hasan Hastürer
Yazıklar olsun bunlara!!! / 26.08.2010 / Hasan Hastürer
Bekara eş boşamak kolaydır... / 24.08.2010 / Hasan Hastürer
Bu gidişatın sonu üniversitelerimizin cenaze namazıdır... / 23.08.2010 / Hasan Hastürer
Bir bilenle konuşmanın farkı... / 22.08.2010 / Hasan Hastürer
Dünya standardında banka olmak... / 21.08.2010 / Hasan Hastürer
Yanarım yanarım, neye yanarım bilir misiniz? / 20.08.2010 / Hasan Hastürer
İddaa, gözünü KKTC’ye dikmişken... / 19.08.2010 / Hasan Hastürer
Utanma duygusu insana mahsustur / 17.08.2010 / Hasan Hastürer
Aralık, kapının ardında... / 17.08.2010 / Hasan Hastürer
“Denktaş Bey’den sonra halimiz ortada...” / 16.08.2010 / Hasan Hastürer
Bağışıklık kazanmak büyük tehlike... / 15.08.2010 / Hasan Hastürer
Mehmet Tancer, bu rezilliği zor kaldırır diye düşünüyorum... / 14.08.2010 / Hasan Hastürer
Genel istek üzerine “Politikanın Fahişeleri” / 13.08.2010 / Hasan Hastürer
Maliye Bakanı Ersin Tatar’ın penceresinde... / 12.08.2010 / Hasan Hastürer
Eğer KKTC Hukuk Devletiyse... / 11.08.2010 / Hasan Hastürer
Son sözü yargı söyleme noktasına yürünürken... / 10.08.2010 / Hasan Hastürer
Düşmanlık ezeli ve ebedi olmamalı... / 09.08.2010 / Hasan Hastürer
Google