Hasan Hastürer 11.07.2010
Yaşarken bıraktığı izlerin derinliğini görebilen bir Kıbrıslı...Derviş Zaim...
Bir tarafta aynı adada 439 senedir birlikte yaşadığımız Kıbrıs adasında ki Rumlar. Onlar bizden önce vardı bu adada. 439 sene farklılıkların giderilmesi, Kıbrıslılık müştereğinde buluşmamıza yetmedi. Dilimizin, dinimizin, ulusal köken farklılığımın beslediği farklılıkların yerine birlikte harket etmemizi sağlayacak yeni bir yol haritamız olmadı olamadı.
Atalarımızın geldiği Anadolu’dan bize bakanlar da geldiğimiz noktaları, sahip olduklarımızı bize adeta layık görmedi.
Bu bakış açısı içten bir birimize sarılmamızı önledi.
Halbuki dünyanın uzak köşelerinde Kıbrıs’ı , Kıbrıs Türklüğünü bilmeyen birine kendimizi anlatırken sonunda Türk deyip rahatlamıyor muyuz?
İşte böyle ruh hali içinde “Aha bu büyük işleri başaran insan Kıbrıslı Türktür” demek en azından bana orgazmdana öte zevk, keyif, haz veriyor.
Kestirmeden bir ifadeyle “Hoşuma gidiyor.”
Bugün sizle benim için farklı bir denemeyi paylaşacağım.
Çok takdir ettiğim, izin almadan, başarılarınan pay ve haz aldığım bir Kıbrıslı Türkle, Derviş Zaim’le yüz yüzeliğimin bende bıraktıklarının bir bölümünü yazacağım.
Hiç hırsım olmadı.
Kendi adıma başarılı olma gibi bir hedefim de olmadı.
Ama bir biçimde kenarda tutulmak istenen Kıbrıs Türk insanının toplam başarısına katkı koymayı amaçladım.
Din , dil, ulusal köken dahil her şeyin insanın, insanlığının önüne geçmeyeceğine inandım hep. Ayrıntı gördüm insanları kategorize eden her şeyi.
Ama bizim dışımızda kategorize edenler bizi küçük bir adanın bir taraflarında yaşayan, ezilmişliğin izlerini silemeyen insanlar olarak görmesinden de hep incindim.
İnsan sevgiyi önce anasından babasından bekler.
Takdiri de... Eğer ananız, babanız sizi bir biçimde incitirse işiniz daha da zor. Bizim durumumuz bu aslında.
* * *
Şartlar bizi dayanışmayla tüm değerlerimize sahip çıkmaya doğru sürüklüyor.
Toplum olarak kendimizi kanıtlama gibi bir yürüyüşümüz de var.
Yeteneklerinizin, değerlerinizin fark edilmediğini sanmanın ötesinde hissettiğiniz zaman aksini kanıtlamak için somut, elle tutulur, gözle görülür başarıları en öne, en yükseğe, ışığın en yoğun vurduğu yere koymak istersiniz.
En öne, en yükseğe, ışığın en yoğun vurduğu yere koymak istersiniz ki çok kolay fark edilsin, tartışmasız algılansın. Ya da özelden genele yansıyacak bir ışık işlevi yerine getirsin.
* * *
Bu yaklaşım çok sağlıklı mı?
Mutlaka değil.
Ama bunu hissediyorsak, birileri bizim hissetmemize kaynak oluyor.
Bir tarafta aynı adada 439 senedir birlikte yaşadığımız Kıbrıs adasında ki Rumlar. Onlar bizden önce vardı bu adada. 439 sene farklılıkların giderilmesi, Kıbrıslılık müştereğinde buluşmamıza yetmedi. Dilimizin, dinimizin, ulusal köken farklılığımın beslediği farklılıkların yerine birlikte harket etmemizi sağlayacak yeni bir yol haritamız olmadı olamadı.
Atalarımızın geldiği Anadolu’dan bize bakanlar da geldiğimiz noktaları, sahip olduklarımızı bize adeta layık görmedi.
Bu bakış açısı içten bir birimize sarılmamızı önledi.
Halbuki dünyanın uzak köşelerinde Kıbrıs’ı , Kıbrıs Türklüğünü bilmeyen birine kendimizi anlatırken sonunda Türk deyip rahatlamıyor muyuz?
İşte böyle ruh hali içinde “Aha bu büyük işleri başaran insan Kıbrıslı Türktür” demek en azından bana orgazmdana öte zevk, keyif, haz veriyor.
Kestirmeden bir ifadeyle “Hoşuma gidiyor.”
* * *
Çok parası olmadan başarısıyla bizim adımızı bir yerlere silinmeyecek şekilde yazdıranları ayrı bir keyifle izler ve avuçlarım patlarcasına alkışlarım. Başkalarını da bu alkışa katılmaya davet ederim.
Derviş Zaim’i işte böyle duygularla izliyorum.
Derviş Zaim’i işte bu duygularla sahiplenirim.
Derviş Zaim’i işte bu duygularla yürekten alkışlarım.
Bu satırların yazarı olarak hak etmeyeni hiç alkışlamadım. Kalabalık bir ortamda benim dışımda herkes alkış tutsa bile, benim değer yargılarım alkış için “Hak ediş” vermezse asla alkışlamam.
* * *
Derviş Zaim, 1963 olayların soğuk hissedilişi devam ederken 1964’te Mağusa’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme Okudu...
Sinemaya sıçrama yapmak için uygun bir yüksek öğrenim değil mutlaka...
... Kısa bir süre önce İstanbul’da yoğun çalışmasının içinden yaklaşık bir saat çalışıp sohbet ederken bu konuda, “İşletme okuyup okulun sonuna yaklaşırken benim işimin ticari anlamda işletmecilik olmadığını anlamıştım” dedi Derviş Zaim.
Bu tercihiyle İngiltere’nin Warwick Üniversitesi’nde masterini Kültürel Çalışmalar dalında yaptı.
Derviş Zaim, ilk filmi olan “Tabutta Röaşata”ya 1996’da imza attı. Türkiye ve Türkiye dışında aldığı ödüllerle yükselişinin haberini seslendirdi.
Onun öncesince 1995’te yayımlanan Ares Harikalar Diyarın’da isimli romanı da sanatçı kimliğinde bir farklı ürün olarak var oldu.
* * *
Derviş Zaim, Türk sinemasında yaşarken bıraktığı izlerin derinliğini görebilen bir Kıbrıslıdır...
Gerçek sanatçı ve gerçek sporcuların ortak bir yanları olduğuna inanırım.
İnsani değerlerle farklılaştıran kimliklendirmelerden uzaklaşıp gerekmedikçe onları seslendirmeden dünyalı olmak.
Derviş Zaim de böyle bir kimlik, kişilik yansıması algıladım hep.
Bir de sözü yaptığı işlere bırakmak.
İnsanlar eserleri kadar yaşar. Ölümsüz eser yaratanlar ölümsüzleşir.
Derviş Zaim’le sohbetimizin Şişli’de bir pastahanede yaptık.
Çekimi ağırlıkla Büyükkonuk’ta geçen Gölgeler ve Suretler filminin montaj çalışmalarına başlayışının üçüncü günüydü.
Bir buçuk ay sürecek bir çalışmanın daha başındaydı. Ve bir buçuk ay her gün en az on iki saat çalışacağını söylüyordu.
* * *
Yazdıklarımı izleyenler bilir.
Yazımın gazetede yer aldığı köşede kalıplaşmışlık yoktur. Burada makale var, araştırma var, söyleşi var, benim dışımda görüşlerini paylaşıma taşımak isteyenlerin yazdıkları var... Burası bir ortak alan.
Derviş Zaim’le sohbete giderken kendi kendime dedim ki, “Soru ve yanıtlarla bir söyleşi yapma, konuş, sohbet et. Sonra içinden gelenleri yaz.”
O gün kendi kendime dediklerime saygılı kalarak bu satırları yazıyorum.
Derviş Zaim, popülist, gişe ve para hesabı yapan bir sanat insanı değil.
İmzasının olduğu her yerde sanatsal kalite olduğunda, sanata kaliteli bakanların görüş kesişimi var.
Bir söyleşide Derviş Zaim’e “Dünya sineması hakkındaki görüşlerinizi de alalım. Daha doğrusu bir izleyici olarak kişisel tercihlerinizi…” demişti sohbetin yönlendiricisi... Derviş Zaim şunları söylemişti:
“ Bir festivalde bir Amerikan bağımsız, bir Fransız, bir de Hollywood filmi varsa ve ben hepsine de gitmeye teşneysem, tercih ettiğim film genelde Uzak Doğu filmi olur. Çünkü oradan diri, sahici bir form arayışı içinde olma ihtimali yüksek filmler çıkıyor. Amerikan bağımsızların artık Hollywood'un bir yan sanayisi haline geldiğini düşünüyorum. Hollywood'un ise son dönemde içinde olduğu tıkanma halinin kronikleşmeyeceğini tahmin ediyorum, çünkü o endüstri kendisine bir şekilde farklı açılımlar yaratacaktır. Belki de bu yeniden çevrimler dönemi bir geçiş dönemidir ve form açısından o açılımların yaratılmasının aracısı olacaktır. Sinema endüstrisinin kendisindeki teknolojik değişikliklerin bizi nereye götüreceğini de beklemek lazım. Belki bu sayede biçimsel yenilikler yaratılabilecektir. Şu anda kimsenin ne olacağına dair iddialı laflar edemeyeceği bir dönemden geçiyoruz. Toz ve duman var. Avrupa sinemasında ise, İspanyol sinemasını özellikle de kısa filmlerini dehşet buluyorum. Heyecan uyandırıcı şeyler sunuyor İspanyollar. Fransızlar da Amerikalılar gibi bir tıkanma içinde. İtalyanlar bitmişler. Gomorra enteresandı ama onun dışında İtalya'dan çok şaşırtıcı bir şeylerin çıkmadığını düşünüyorum. İskandinavlar… Eh, yani. Ruslar belki… Onlar bazen insanı şaşırtabiliyorlar. Tarihi boyunca bu kadar acı çekmiş, böylesi bir sanat geleneği olan bir ulusun, 90'lı ve 2000'li yıllardaki travmadan sonra bazı şeyler çıkaracağı çok açıktı ki, bunların meyveleri daha da artacaktır. Rusların acı çekme yeteneğine güveniyorum.”
* * *
Derviş Zaim’le sohbetimizde gördüm ki bir filmi sadece ekrana yansıyana kadar düşünmüyor. Film izleyici ile buluştuğu zaman izlenme ortamının dinamizmini de olayı devamı olarak düşünüyor.
Teknoloji filmi sinem salonlarının dışına, tekonololij alt yapısı olan her yere taşıdı.
Bir sinema salonunda toplu seyir ortamından, evde tek başınıza seyre kadar seçenek çok. Ancak Derviş Zaim bu seçenekler içinde tercihini sinema salonunda rakipsiz olarak tutuyor. Özellikle Hindistan’da film izleme kültürüne vurgu yapıyor.
O anlatırken bir zamanlar Kıbrıs’ta sinemaya gitmenin sosyal yaşamın ne denli vaz geçilmezi olduğu da aklıma geldi.
* * *
Derviş Zaim için Kıbrıs’ta, senaryosu da Kıbrıs’tan beslenen bir film yapmak hedeflerinden biriydi.
Gölgeler ve Suretler'de bunun hazzını yaşamaya hazırlanıyor. Gölgeler ve Suretler filminde, 1963'te Kıbrıs'ta başlayan olaylar sırasında bir Karagöz oynatıcısı olan babasından ayrı düşen genç bir kızın olgunlaşma süreci anlatılıyor.
İstanbul’un hareketliliği içinde Rumeli Caddesi’nde bir apartmanın ikinci katı... Sohbet sonrası oradaki montaj çalışmalarını kısa da olsa görmek istediğimi söyledim.
“Ayıp ettin, gideriz” demedi. Telefon açıp teknik altı yapının sorumlusundan beş dakikalık izin aldı.
Gittik.
Çok kısa süre gözleme imkanım oldu. Ancak çok net algıladım ki sanat eserinden en büyük pay, gönül pınarından sanat kalitesi akan insandır.
Derviş Zaim Gölgeler ve Suretler’i son baharda beyaz perdeye taşımayı hedefliyor. Sorunları aştı mı? Hayır aşmadı. KKTC’nin Kültür Bakanı dahil tüm yetkililerine bir seslenişim olacak. Derviş Zaim’e ulaşın ve bir konuşun...
... Yazımın sonuna geldim. Halbuki Derviş Zaim’le ilgili yazmayı düşündüğüm daha neler vardı ki...
Günün sözü:
Yükselen her ruh, dünyayı yükseltir